İnsanlık tarihi, ölümü kabullenemeyenlerin hikâyesiyle örülüdür. Daha doğrusu, ölümün kaçınılmazlığı karşısında direnenlerin… Kimileri bunu inkârla, kimileri ise iz bırakma arzusu ile yapar. Ancak ortak nokta şudur: İnsan, yok olma fikrini hiçbir zaman tam anlamıyla içine sindirememiştir.
Modern çağın en dikkat çekici çelişkilerinden biri, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insanların çoğalmasıdır. Günlük telaşların, bitmek bilmeyen hedeflerin ve sürekli ertelenen “asıl yaşam” planlarının içinde, ölüm düşüncesi sistematik biçimde ötelenir. İnsan, sanki zaman sınırsızmış gibi davranır; sevdiklerini ihmal eder, kendisini erteler, hayatı bir hazırlık süreci gibi yaşar. Oysa ironik olan şudur: Hazırlık hiç bitmez, fakat zaman mutlaka biter.
Ölüme direnmek, çoğu zaman fiziksel bir mücadeleden çok zihinsel bir savunma mekanizmasıdır. İnsan, kendi sonluluğunu kabul etmek yerine, onu görmezden gelmeyi tercih eder. Bu nedenle ölüm, gündelik hayatın dışında tutulur; konuşulmayan, düşünülmeyen ama her an varlığını hissettiren bir gerçeklik olarak kalır. Böylece birey, kendisini “istisna” gibi konumlandırır. Sanki ölüm herkes için geçerlidir, ama henüz kendisi için değil.
Ancak ölümsüzleşme arzusu tamamen anlamsız değildir. Aksine, insanı üretmeye, yaratmaya ve anlam arayışına yönelten güçlü bir motivasyondur. Sanat, bilim, edebiyat ve hatta sıradan görünen iyilikler bile bu arayışın ürünüdür. İnsan, fiziksel olarak varlığını sürdüremeyeceğini bilir; fakat etkisinin, izinin ve hatırasının devam etmesini ister. İşte gerçek ölümsüzlük, tam da burada başlar.
Ne var ki, bu arzunun sağlıklı bir biçimde yaşanabilmesi için önce ölüm gerçeğiyle yüzleşmek gerekir. Ölümü yok sayarak değil, onu kabul ederek anlamlı bir yaşam inşa edilebilir. Çünkü sınırlılık, hayatı değerli kılan temel unsurdur. Sonsuz bir zaman dilimi, çoğu zaman anlamın da erimesine neden olur. Oysa sınırlı bir ömür, her anı kıymetli hâle getirir.
Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar, çoğu zaman aslında hiç yaşamayanlardır. Sürekli erteleyen, risk almaktan kaçınan ve kendini güvende tutmaya çalışan birey, farkında olmadan hayatın kendisinden uzaklaşır. Gerçek yaşam ise, kırılganlığı kabul etmekle başlar. Kaybetme ihtimalini göze alabilmek, sevmek, üretmek ve iz bırakmak… Bunlar, ölüme rağmen değil, ölüm sayesinde anlam kazanır.
Sonuç olarak, ölüme direnmek insani bir refleks olabilir; fakat ölümsüzleşmenin yolu bu direnişten değil, kabullenişten geçer. İnsan, ne kadar uzun yaşadığıyla değil, nasıl yaşadığıyla hatırlanır. Ve belki de en büyük çelişki şudur: Ölümü kabul edenler, aslında en çok yaşayanlardır.




















Yorum Yazın
Facebook Yorum